YAZIYA AİT DÖKÜMANLAR
İÇERİK BİLGİLERİ
2 Haziran 2017 Tarihinde Eklendi.
Bu İçerik 278 Defa Görüntülendi.
Ekonomi ve İstatistik Çalışmalar

Birecik’te  İktisadi Kalkınma Sorunun Tarihsel Kökenleri

 (*) Yrd. Doç. Dr. Tahir ÖĞÜT; 1967 Gaziantep/ Nizip doğumludur. Yazarın annesi ise Birecik’li olup Attar Ahmet efendinin(Fincan) kızı Zübeyde hanımdır. Yazar ilk ve orta öğrenimini Ankara’da, fakülte eğitimini ise Eskişehir İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde tamamladı. Yüksek lisans ve doktora eğitimini ise İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Tarihi anabilim dalında tamamladı. Kilis 7 Aralık Üniversitesinde 2013-15 yılları arasında Ortadoğu Araştırmaları Merkez Müdürlüğü de yapmış olan yazar halen Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde İktisat Tarihi Anabilim dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. Hocanın çalışmaları cumhuriyetin ilk yılları ve Osmanlı hâkimiyeti döneminde Güneydoğu Anadolu ile Suriye’nin iktisadi ve sosyal yapılarıdır.

 Birecik, sahip olduğu ulaşım imkanları ve tarım potansiyeli bakımından tarihsel süreç boyunca önemli bir yerleşim merkezi olarak varlığını sürdürmüştür. Bölgedeki yerleşim  neolitik çağdan başlayıp, Asur, Hitit, Pers, Kommagene ve Roma’yı kapsayacak şekilde kesintiye uğramadan devam etmiştir. Roma sonrası Arapların hakimiyetine giren bölge, Haçlı seferleri döneminde de Urfa Haçlı kontluğunun kurulmasıyla bu idareye dahil olmuştur. Haçlı hakimiyetine Eyyübîler tarafından son verilmiş ve bu dönemi de Memlüklû hakimiyeti takip etmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1516’da yaptığı Mısır seferi sonrasında Memlüklû hakimiyeti son bulmuş ve Birecik Osmanlı idaresine girmiştir.  Birecik Osmanlı hakimiyetinin ilk yıllarında Diyarbekir vilayetine bağlı bir sancak iken çok geçmeden kurulacak olan Rakka Vilayetine bağlanacaktır. Rakka vilayeti Ruha(Tanzimat’tan sonra Urfa) ve Birecik(Biret’ül Fırat) sancaklarından oluşmuştur. Osmanlı fütuhatı döneminde bu yeni tesis edilen vilayet sınırlarında kadim şehirler olan Rakka ve Harran Moğolların tahribatından beri harabe yerler konumundaydı. Vilayete Rakka denmesinin sebebi Osmanlı devletinin ideolojik olarak Abbasi halifeliğinin devamı olma iddiasına dayanmaktadır. Diğer kadim şehir harabesi olan Harran Rakka’ya göre  çok daha önemli bir kültürel mirasa sahip olmasına rağmen Emevi kültürünün sembolü olduğu için itibar görmemiştir.  Rakka vilayeti 1856 nizamnamesine kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu tarihten itibaren Urfa ve Birecik Halep vilayetine bağlanmıştır.

 Osmanlı hakimiyetinin ilk yıllarında şehir bir gelişim trendi yakalamış olup bu trendin belirlenmesinde nüfus miktarındaki değişim önemli bir gösterge mahiyetindedir. XVI. yüzyıl boyunca nüfus hareketlerindeki değişimi tapu tahrir çalışmaları ile belirleyebilmek mümkün olmaktadır. Bölgede ilk tahrir çalışmasının yapıldığı sene olan 1520’de nüfus yaklaşık olarak 3.900 iken, 1585 tarihli son tahrirde ise 4.500’e çıkmıştır. Birecik günümüze göre mütevazı olan bu nüfus verilerine rağmen XVI. yüzyılda Güneydoğu Anadolu’nun önemli yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Bu dönemden Tanzimat’a kadar nüfusu belirleyebilmek oldukça güçtür. İlgili dönemde nüfus verilerine ancak, dönem dönem bölgeye gelmiş olan seyyah hatıratlarından veya bir şekilde arşiv belgelerine intikal etmiş olan nüfus tahminleri üzerinden ulaşılabilmektedir. Bu verilere göre, XVIII. yüzyıl boyunca Birecik şehir nüfusu ortalama 2.000 hane ve 10.000 nüfus ile durağan bir seyir arz etmiştir.

 Birecik’in diğer önemli aktörlerinden olan gayrimüslim nüfusuna ilişkin verilere ise bir cizye tahriri üzerinden ulaşmak mümkün olmuştur. Cizye tahririndeki verilere göre 19.yy’da Birecik gayrimüslimleri Ermenilerden ibaret olup, nüfusları da 400-500 kadardır.

 Cumhuriyet öncesi en kapsamlı nüfus çalışması Sultan II. Abdülhamit döneminde bölgenin kırsal kesimini de kapsayan bir şekilde yapılmıştır. Bu çalışmada aşiretlerin durumu da yerleşim yerlerine göre değerlendirilmiştir. Tahrir çalışmasında Birecik, Nizip ve Mizar’da(Osmanlı hakimiyetinde bu yerler Birecik’e bağlı idi) Türk nüfusu daha yoğunken, Suruç, Rumkale ve kırsal kesimde Kürt nüfusunun yoğunluğu dikkat çekmektedir.

 Şehrin gelişme trendinin belirlenmesinde önemli olan diğer bir gösterge de, sahip olunan kurumlar ile bunların tarihi süreçteki fiziki miktar ve mali yapıları ile göstermiş oldukları değişimdir. Kurumsal yapıların önemli birimlerinden olan vakıfların tamamına yakını XVI. yüzyıl fetih dönemi öncesine ait olup, Memluklu döneminden intikal etmiştir. Birecik vakıfları, fetih döneminden itibaren sayısal anlamda ciddi bir artış kaydetmemişse de, zamanla vakıf gelirlerini arttırıcı yönde uygulamalarla mali yapıları güçlendirilmiştir. Birecik ve kazalarındaki vakıfların mali yapılarında kırsal kesim gelirleri en yüksek paya sahip olmuşlardır. Şehir vakıflarında önemli bir yere sahip olması gereken dükkan ve ticarethane gelirlerinin toplam gelir içinde aldıkları düşük pay, geleneksel bir şehrin vakıf karakterini yansıtmaktan uzaktır. Bu durum iktisadî gelişme adına durağan bir yapının sürmüş olmasının göstergesi olduğu gibi, şehirli halkın kırsal üretim yapısında olduğunun da göstergesidir.

 Osmanlı devletinin modernleşme süreci olan 19.yy da Evkaf Nezareti kurularak vakıf yönetimlerinde merkezin müdahalesi artmıştır. Evkaf Nezareti kayıtları incelendiğinde Birecik vakıfları aşar ihalelerini genelde bölge eşrafının almış olması ve bu kişilerin birbirlerine kefil olması nedeniyle vakıflardaki mali imkanların halka kapalı ı bir yapı arz ettiği belirlenmektedir.

 Birecik’teki vakıf kurumları  halkın gündelik yaşama ilişkin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyetlerde bulundukları gibi kriz dönemlerinde de sosyal dengenin sağlanabilmesine de katkıda bulunmuşlardır. Mesela Mısır isyanında, isyan birliklerinin komutanı İbrahim Paşa 1839’da Antep’i işgal ettiğinde, halkın bir kısmı Vakıf müesseseleri olan Nizip ve Birecik’teki zaviyelere sığınmışlardır(Nizip’teki Şeyh Davut zaviyesi gibi).

 Şehrin iktisadî yapısının temel unsurlarından olan ticarî hayata yönelik veriler oldukça sınırlı düzeyde bulunmaktadır. Ancak Birecik coğrafi konumundan dolayı yerel ölçekli üretim yapısının ötesinde, yakın çevresine yönelik ticarî faaliyetleri sürdürecek üretim alt yapısına sahip olmalıdır. Sınırlı olan veriler bu yöndeki düşünceleri teyit edici mahiyettedir. Mesela Birecik’ten Antep’e taze sebze, Urfa’ya da kendir, pamuk gibi sınai bitkiler gönderilmiştir. İran-Halep transit ticaretinin üzerinde bulunmasının avantajıyla, bölgeler arası ticarete konu olan kahve ticaretinten Birecikli tüccarlar da istifade edebilmişlerdi.

 Birecik, bölgelerarası ticarete konu olabilen zirai ürünlerden zeytin, Antep fıstığı ve üzüm gibi ürünlerin yetiştirilmesine uygun iklim yapısına sahip olmasına rağmen bunların tarımı sınırlı düzeyde kalmıştır. Mesela, Birecik ve Nizip’te 1839’da 50.000 civarında olan zeytin ağacı sayısı, XIX. yüzyıl sonunda da aynı miktarda kalmıştır. Ticarî değeri yüksek olan bir üretim alanında karşılaşılan durağan yapı, mali sistemin tarımsal üretim üzerindeki kontrolünden kaynaklanmaktadır. Bölgenin Osmanlı fethine girdiği dönemde yapılan tapu tahrir defterlerinde, köylerin üzerine kaydedilmiş olan ürünler esas alınarak mukataa veya tımar birimleri oluşturulmuştur.  Tapu ve mahsulat tahrirleri ile mukataa birimlerine kaydedilmiş olan ürünler, tarımsal üretim bakımından da belirleyici(bir yerde de üretimi planlaıcı) olmuştur. Deftere buğday aşarı olarak düşülen bir kayıttan dolayı geçen zamana rağmen aynı ürünün ziraatı devam etmiştir. Malî sistemden kaynaklanan bu üretim ilişkisi temel ürünlerde üretim istikrarı sağlamış iken katma değeri yüksek olan ürünlerin tarımını ise oldukça sınırlandırmıştı.

 Şehir ticareti Osmanlı döneminde Halep-Urfa ve Diyarbakır arasında her türlü emtia, bölgedeki aşiretlerin hayvancılık üretim kapasiteleri sayesinde de Şam’a gerçekleşen hayvan ihracıyla şekillenmişti. Bu konuda iskele-gümrük ve karantina defterleri oldukça açıklayıcı mahiyettedir.

 Şam ile gerçekleşen hayvan ticaretinde önemli yeri olan aşiretler, İran seferleri dönemlerinde nakliyat, güvenlik ve bölgesel zahire organizasyonlarında da önemli bir konumda bulunmuşlardır. Güvenlik sistemine de katkıları olan aşiretler, Bağdat ve Basra’ya gönderilen zahire teknelerinin karadan güvenliğini sağlamış ve adı geçen yerlerdeki kalelerde geçici olarak istihdam edilmişlerdir. XVIII. yüzyıl ortalarına doğru gerçekleşen sefer dönemlerinde Birecik ve Rakka eyaletinden( Ruha-Urfa- ve Birecik sancaklarından oluşur) güvenlik hizmetlerinde istihdam edilenlerin sayısı zaman zaman bini bulabilmiştir. Tersane faaliyetlerinin tamamlayıcısı mahiyetinde olan, miri zahirenin cari fiyatla satışı ve iskeleye taşınması da aşiretlerin sorumluluğunda olmuştur. Oldukça iyi yönetilmesi gereken böylesi sefer dönemlerinde Rakka Hazinesi gelirlerine ek kaynakların bulunması konusunda, aşiretler önemli bir gelir kaynağı olarak görülmüşlerdir. Aşiretlerin geleneksel organizasyona dayalı yapıları devlet tarafından muhatap alınmalarını kolaylaştırmış, bunların üzerindeki mali ve askeri beklentileri de arttırmıştır. Devletin aşiretler üzerindeki beklentileri zaman zaman mali baskıya yönelmiş ve Birecik aşiretlerinin yerleşim yerlerini terk etme eğilimlerini ortaya çıkarmıştır.

 Bölgeye yakın yerlerde gerçekleşen seferin olduğu dönemlerde nüfus azalması sorunu ile karşılaşabilen Rakka vilayeti, XVIII. yüzyıl boyunca yoğun bir iskan(nüfus yerleştirme) politikasının uygulandığı yer olmuştur. Nüfus yetersizliği problemi olan eyalette iskan sonrası atıl olan tarım arazilerinin üretim sürecine dahil edilmesi ve böylelikle mali gelirlerin arttırılması hedeflenmiştir. Bu dönemde aşiret iskanı Urfa’nın yakın çevresinde yoğunlaşmış ve Birecik bu uygulamanın dışında kalmıştır. Birecik aşiretlerinin konumları, aşiretlerin firar güzergahında bulunmalarından dolayı, iskan edilmiş aşiretlerin bölgeden kaçışlarını engellemektir.

 Birecik’in durağan olan nüfus yapısına rağmen, iskan politikasında atıl durumda bulunmasında, buradan gerçekleşebilecek olan firarların eyaletin içi kesimlerine göre daha kolay gerçekleşebilmesi de belirleyici olmuştur. Aşiret iskanına kapalı olan Birecik, diğer nüfus arttırıcı eylemlerde ise teşvik edilir mahiyette olmuştur. Yeniçeri ocağının kaldırıldığı XIX. yüzyıl ilk çeyreğinde Antep başta olmak üzere yakın çevredeki ocak mensupları yoğun olarak Birecik’e yerleşmişlerdir.

 Rakka iskan politikasına rağmen durağan yapılarını sürdürebilen Birecik aşiretleri bölgenin kadim unsurları olup, yerleşik tarım ile konar-göçerliğe dayalı hayvancılığı bir arada yürütmüşlerdir. Sancağın en büyük aşireti olan Berazi’nin oymaklarından Şeyhân-ı Abbasiyan yaz aylarında Erzurum’a yaylaya çıkarken, diğer oymakların yaylaları ise genelde Siverek’teki Karacadağ’dır. Nizip nahiyesindeki Barak ile Rumkale kazasındaki Baziki aşiretleri ise genelde Malatya ve Sivas yaylalarına çıkmaktaydılar. Ancak, zaman zaman bu aşiretlerin izlerine Kırşehir, Kayseri ve Ankara’da da tesadüf edilmiştir. Baziki aşiretinin meskun olduğu Rumkale kazası ve Ank nahiyesi de Güneydoğu Anadolu genelindeki aşiretlerin kışlağı konumunda olmuşlardır.

 Bölge aşiretleri belirtilen yerlerdeki yaylalara çıkarken Suriye’deki Arap aşiretleri de bahar aylarında Birecik’in Güneyindeki Fırat sahillerine gelmekteydiler. Arap aşiretlerinin her sene tekrar eden bu hareketleri, bölgede XVIII. yüzyıl sonunda başlayacak olan ve XIX. yüzyıl boyunca devam edecek olan asayiş sorununda önemli bir role sahip olmuştur. Bozulan asayiş ortamı ve XVIII. yüzyılın üçüncü çeyreğinde başlayan Rusya savaşlarından sonra eyalete yönelik yeni mali talepler bölgedeki asayiş sorununu giderek artan bir oranda derinleştirmiştir. XIX. yüzyıl ortalarına doğru bölgenin kırsal nüfusu hızlı bir azalma süreciyle karşılaşmıştır. Suriye’deki Arap aşiretlerinin başını çektiği bu gelişmede, Birecik-Mardin ve Diyarbakır arasında yaklaşık 600 köy ve mezraa tamamen boşalmıştır. Birecik halkı genelde Harput, Antep ve Halep’e firar etmiş olup, bunların önemli bir kısmı yapılan girişimlere rağmen tekrar iskan edilememiştir. Mesela bu süreçte Birecik’in kadim aşiretlerinden olan Gökçeöyük aşireti tamamen bu bölgeyi terk etmiştir.

 Bölgenin mali yapısı, sosyal yapısına uygun olarak şekillenmiştir. Mesela, Aşiret iskanı Osmanlı-İran savaşları döneminde yoğunluk kazanmış olup, bu dönemin hemen öncesinde Rakka Hazinesine Halep muhassıllığına (vilayet hazinesinin bir kurumu)bağlı mukataaların(nakt vergilerin) aktarımı ile adı geçen hazine gelirleri yaklaşık 60.000 guruştan 100.000 guruşa çıkarılarak güçlü bir mali ve idarî alt yapının kurulması da amaçlanmıştır. Bu yapılanma süreciyle, XVIII. yüzyıl boyunca Rakka Hazinesi gelirleri senelik olarak yaklaşık 100.000 guruş seviyesinde devam etmiş olup, bu gelirlerin yaklaşık yarısını Birecik mukataaları oluşturmuştur. Her ne kadar Rusya savaşları öncesinde vilayet hazinesi 190.000 guruş seviyesine çıkabilmişse de, savaşın etkisi ile yine önceki seviyelere gerilemiştir. Birecik mukataalarından İskele ve Gümrük mukataası ise Rakka Hazinesi gelirlerinin yaklaşık % 20 ila 30’unu oluşturmuştur.

 Mukataaların işletimi, XVIII. yüzyıl boyunca malikane sistemi üzerinden gerçekleştirilmiş olup, bu yapı Tanzimat’a kadar devam etmiştir. Küçük mukataa birimlerinin ihalesi genelde Rakka hazinesi tarafından ve valinin arzı ile gerçekleştirilirken, büyük mukataa ihaleleri ise İstanbul’da yapılmıştır. Büyük mukataalar, küçük mukataa birimleri olan köy ve mezraların birleştirilmesinden teşkil edilmiştir. Nüfus azalması ve kuraklık gibi sebeplerle tahrip olmuş malî kaynakların ihalelerinde çoğu zaman muaccele bedelleri ihmal edilerek, senelik ödemeler olan “mal” taksitleri ile yetinilmiştir. Bu tür malikane tevcihleri genelde yerel eşrafa yapılmıştır. Genel Osmanlı tatbikatında malikanelerin ihale bedelleri olan muaccele ödemeleri genel uygulamada, senelik mal ödemelerinin(yıllık vergi taksiti) birkaç katı olması gerekirken(10 katı gibi), eyalet ve Birecik’te bu yönde bir ilişki bulunmamaktadır. Bölgedeki uygulamada muaccele(ihale bedeli) ve mal ödemeleri(yıllık ödeme) birbirlerine yakın seviyelerde gerçekleşmiştir. Bu durum bölgedeki mali önceliğin sürdürülebilir bir gelir yapısını hedeflemesinden kaynaklanmaktadır.

 Malî gelirlerin sürdürülebilirliği yönündeki yaklaşım mukataa birimlerinin büyüklüğünde de karşılığını bulmuştur. Mukataaların malikane olarak ihale edilmelerinde XVI. yüzyıl Defter-i Hakanî kayıtları esas alınmıştır. Mali birimde zamanla meydana gelmiş olan nüfus artışları ve sonrasında ekilebilir alanların genişlemesi gibi vergi kaynağını genişletici faktörler ise etkin bir yönetim noksanlığından dolayı ihmal edilmiştir. Belirtilen duruma yönelik malikanecilerin vergi mükelleflerinin arttırılması yönündeki talepleri, merkezi idare tarafından kanun-ı kadim uyarınca(alışılmış uygulamalar) Defter-i Hakanî kayıtlarıyla yetinilmesi gerektiği yönünde bir tavırla karşılaşmıştır.

 Malikaneler genelde parçalı hisselere sahip ve pek çok köy ve mezranın bileşiminden oluşturulmuştur. Malikaneciler genelde unvanları belirtilmeyen şahıslar tarafından ve bireysel müteşebbislerden oluşmuşlardır. Bu yapı malikaneciler arasında otokontrolü ve rekabeti her zaman için canlı tutan ve hatta feodalleşme yönündeki eğilimlerini de engelleyici amaçlar taşımıştır. Rakka eyaletinin yakın çevresi olan, Malatya, Maraş, Mardin, Diyarbakır ve Halep’teki malikane tasarrufları genelde eyalet valileri ve sancakbeyleri üzerinde olmasına karşın, Rakka’da bu yönde bir uygulama oldukça sınırlı kalmıştır. Malikanelerin Birecik ve Urfa’da uygulama şeklindeki unsurlar, vergi müteahhitliği üzerinden feodalleşme eğilimlerini engellemeye yöneliktir.

 Malikane sistemi genelde sivil şahıslar üzerinden yürütülmüş olup, bu uygulama ile bölgenin sosyal yapısı üzerinde devletin kontrolü de sağlanmaya çalışılmıştır. Aşiret vergilerinin mukataa birimine dönüştürülüp malikane sistemine dahil edilmeleri bu süreci desteklemiştir. Aşiretlerin hareketleri, malikaneci bakımından bu mali kaynağın korunması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Malikaneciler bu durumdan dolayı ihalesini aldıkları aşiretleri sürekli izleyerek, iskan politikasının uygulanmasına da katkıda bulunmuşlardır. Malikanecilerden İstanbul’da ikamet edenler, muhasebe kayıtlarında ayrı bir kategoride yer almış olup, Rakka vilayetinde genelde Birecik mukataalarını deruhte etmişlerdir(ihale almışlardır). Bu durum aslında bir girişimci olan malikanecilerin Birecik’i sosyal yapısı itibarıyla istikrarlı bir yer olarak görmelerinden de sonucudur.

 Osmanlı idarî ve malî yapısında önemli yeri olan tımar sistemi(sipahi askerlere ücretleri karşılığı tahsis edilen arazi gelirleri sistemi) XVII. yüzyıldan itibaren ülke genelinde bozulma sürecine girmiş olsa da, Birecik uygulaması farklı bir özellik göstermiştir. Birecik tımar yoklamalarında 1584’te 203 olan tımarlı sayısı, XVIII. yüzyıl boyunca da aynı seviyelerde seyretmiştir. XIX. yüzyılda da Osmanlı askeri sisteminin değişmesine rağmen varlığını sürdüren tımar mevcudu 1812 senesi yoklamasına göre 86 kişiye, 1838’de ise mevcut 35’e gerilemiştir. Yani bu durum Osmanlı devletinin reform dönemlerinde bile yumuşak geçiş yönünde bir politika izlediğinin de göstergesidir.

  Birecik tımarlıları(sipahileri) XVIII. yüzyıl başında Avusturya, yüzyılın ortasında İran, sonuna doğru da Rusya seferlerine katılmışlardır. Tımarlılar XIX. yüzyılda öncelikle kurulan Mansure ordusuna süvari olarak kaydedilmişlerse de, çok geçmeden bu askeri birliklerin lağvedilmesini müteakiben Arabistan Ordusuna bağlı olarak kurulan Hüccac-ı Müstahfız Alaylarına dahil olmuşlardır. Tımarlıların ücretlerine karşılık olarak tahsis edilmiş dirlikler(arazi gelirleri), bunların üzerinde kayıtlı olarak devam etmişse de, dirliklerden doğrudan tahsilat süreci sona erdirilmiştir. Tahsilatların memleket sandıkları tarafından geçekleştirilmesi uygulamasına gidilerek, ücretli bir personel olmalarına doğru yumuşak bir geçiş süreci yaşanmıştır. Tımar sistemindeki dönüşümün oldukça geç gerçekleşmesinde, bölgesel faktörler belirleyici olmuştur. Bunlar, bölgenin Arap aşiretlerinden dolayı sürekli olarak ağır bir asayiş sorunu yaşaması ve Hac güzergahının yakınlığı ve bu güzergahın korunması gerekliliğidir. Birecik’te tımar uygulaması ile ilgili en son veri 1897 senesine aittir.

 Birecik iktisadî ve sosyal yapısında, dönemi ölçeğinde önemli bir sanayi birimi olmasıyla tersane önemli bir yere sahip olmuştur. Tersane faaliyetleri Birecik’in Osmanlı hakimiyetine girmesiyle, devletin Yakındoğu egemenlik politikasına uygun olarak şekillenmiştir. Askeri amaçla faaliyete geçen tersane, İran’a yapılan seferlerin lojistik ve ikmal üssü konumunda yer almıştır. Bu seferlerde ordunun ana hareket merkezi Erzurum- Tatvan ekseni olmasına karşın, Birecik-Basra ekseni sol kol olarak tanımlanan bir konumda yer almıştır.

 Tersane faaliyetleri sürekli olmayıp, ihtiyaca binaen aktivite kazanmasına rağmen 1699-1777 seneleri arasında sürekliliği olan bir yapıya kavuşmuştur. Bu dönüşümde Basra’da zaman zaman yerel unsurların tekrarlanan isyanları ve İran’da Nadir Şah hakimiyeti sonrası yaşanan gerilim süreci etkili olmuştur. Tersanenin faal olduğu dönemlerde gönderilen fermanlarla her sene muhtelif ebatta 300 geminin yapımı emredilmiş, ancak senede ortalama 120 geminin inşası ile tamamlanabilmiştir. Bu durum kereste temininde karşılaşılan sorunlardan kaynaklanmıştır.

 Tersane faaliyetleri XVIII. yüzyıl başında Maraş ve Malatya dağlarından kesilen keresteler ve muhtelif yerlerden gelen levazım ile gerçekleştirilmiş olup, her sene bir faaliyet dönemi yaklaşık sekiz ay sürmüştür. Tersane faaliyetlerinde istihdam edilen vasıflı veya vasıfsız işgücü aralarında İstanbul’un da bulunduğu muhtelif yerlerden temin edilmiştir. Ancak XVIII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar, faaliyet dönemleri senede 3,5 aya düşerken, vasıflı elemanlar da dahil işgücü yoğun olarak Birecik’ten tedarik edilmeye başlanmıştır. Tersane faaliyetleri ve bunun tamamlayıcısı olan zahire tedariki organizasyonunda aksaklıklara meydan vermemek için iyi işleyen bir haberleşme organizasyonuna ihtiyaç duyulmuş ve bölgede ilk kez haberleşme faaliyetleri için menzilcilik teşkilatı bu dönemde faaliyete geçmiştir.

 Kereste temininde Maraş ve Malatya dağlarından zaman zaman kesim yerleri değiştirilerek ormanların tahrip olmasını önleyici bir politika izlenmiştir. Bu durum Osmanlı sanayi üretim kültürünün tahripkar olmayan anlayışa sahip olarak da, Avrupa sanayi kültürüyle ayrışmış olduğunun da göstergesidir. Gemi inşaasında maliyetleri düşürücü bir yönetim anlayışı da hakim olmuştur. Bu durum tersanede zamanla artan profesyonel bir yönetimin de sonucudur. Sadece askeri bir organizasyon olarak görülen tersane faaliyetleri(maalesef ticari bir amaç hedeflenmemiştir) Osmanlı-İran ilişkilerinin normalleşmeye başlamasıyla 1777’de sona ermiştir.

 Tersane faaliyetleri genel olarak şehir ekonomisinde genişletici bir etki meydana getirirken, bu etki kırsal kesim ekonomisi için daraltıcı sonuçlara sahip olmuştur. Tersane faaliyetlerinin gerçekleşmesindeki temel unsur, Bağdat ve Basra askeri garnizonlarının zahire ihtiyacını temin etmek olup, bu organizasyonda kırsal kesimin mükellefiyetlerini arttırıcı sonuçlar meydana getirmesi(Birecik’te zahire piyasa fiyatlarının altında zorunlu satış şeklinde olmaktaydı) , aşiretler başta olmak üzere kırsal kesimde firarlardan dolay nüfus azalmasına sebep olmuştur.

 Nehir taşımacılığı sadece tedrici olarak gerçekleşmiş olan askeri tersane faaliyetlerinin ötesinde de değerlendirilmesi gereken bir konudur. Sivil(ticari) taşımacılık faaliyetlerinin yapısı şehrin iktisadî faaliyetleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmalıydı. Ancak sivil taşımacılık faaliyetleri sadece nehrin karşıdan karşıya geçilmesi faaliyetleriyle sınırlı kalmıştı.. Sefineciler (gemiciler) olarak isimlendirilmiş olan bu sektör mensupları, tersanede en çok istihdam edilen kesim olmuştu. Sultan IV. Murad’ın Bağdat seferi sırasında sefinecilerin faaliyetleri berata(divandan verilen işletme ruhsatı) bağlanmıştır. İstihdamları önem arz eden sefinecilere de adeta askeri personelmiş muamele gösterilerek tımar tevcihleri de yapılmıştır. Tımara bağlanan sefineciler, kürekçi ve marangozları da kapsayacak şekilde 63 kişi olarak belirlenmişti.

 Sefinecilik faaliyetlerinin inhisara(tekele) bağlanması, bu faaliyet alanında yeni girişimcilerin sektöre katılımını engelleyici mahiyet arz etmiştir.  Ancak bu uygulamayla kamu kesimi açısından personel rejimi istiktikrarlı bir üretim sürecinin teminatı olarak görülmüştür.  . Sefineciler yolculardan geçit resmi tahsil etmekle mükellef olup, yaptıkları tahsilatı İskele mukataasına aktararak vergi kaynağının işletiminde aracı yükümlü statüde bulunmuşlardır. Ancak Tanzimat’a geçiş süreci ile kamu harcamalarının çeşitlenmesinden dolayı yeni kamu kaynaklarına ihtiyaç duyulması ve bu alanda istenen sonuçların alınamaması, mevcut kaynakların idarî birimlerce paylaşımı ile yönetimi sorununu ortaya çıkarmıştır. Kamu harcamalarında tahsisat prensibinin uygulanmaya başladığı bu süreçte, istikrarlı bir gelir kaynağı olan geçit resminin idarî birimlerce paylaşımı sorunu da ortaya çıkmıştır(Halep Vilayeti, Urfa Sancağı ve Birecik kazası arasında).

 Halep gibi önemli bir sanayi ve ticaret merkezinin ulaşım bakımından hinterlandında olan Birecik’te, sefinecilik faaliyetlerinin inhisara bağlanmış olması, bu sektörün yakındoğu eksenli taşımacılık faaliyetlerinin gelişimi aleyhine sonuçlar doğurduğu şeklinde değerlendirilebilir. Ticarî hayat üzerinde, sefine inhisarları daraltıcı olmanın yanında, sağlamış olduğu hizmet istikrarı ile olumlu etkilere sahiptir. Birecik sefinecilerinin Bağdat Demiryolunun inşaa edildiği XX. yüzyıl başında, Cerablus köprüsü ve hattın inşaasına malzeme taşımaya başlamaları üzerine nehir ulaşımı aksamış ve şehrin iktisadî hayatı da olumsuz olarak etkilenmiştir. Birecik esnafı, sefinecilerin geri getirilmelerini zaman zaman Dahiliye Nezaretinden talep etmişlerse de  nezaretten talep ettikleri olumlu cevabı alamamışlardır.

 Nehir taşımacılığının sadece geçişlerle sınırlı kalmasında teknoloji yetersizliği kadar,   Fırat havzasını hayvancılık faaliyetleri için kullanan Arap aşiretlerinin sebep olduğu asayiş sorunları belirleyici olmuştur. Bu olumsuz süreci tersine çevirecek bir şans XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde(1832’de), İngiliz Doğu Hint Kumpanyası’nın girişimi ile yakalanmışsa da, istenilen sonuçlar alınamamıştır. Bu proje ile İskenderun-Birecik arasında demiryolu inşaası ile Birecik-Basra arasında çalıştırılacak olan gemilerle(bu gemiler İngiltere dışında faaliyet gösteren ilk buharlı ve demir aksamlı vapurlardı) sağlanacak olan bir ulaşım alt yapısına dayanmaktaydı. Projenin işletimi sayesinde İngiltere-Hindistan arasında en kısa güzergahın kazanımı amaçlanmış ve ilk etapta iki geminin(Euphrates- Yunan mitolojisinde Fırat tanrısı- ve Tigris- Dicle- isimlerinde) Birecik’te kurulan Port William iskelesinde(Birecik’in karşı yakasında köprüden iki kilometre güneydedir) montajı tamamlanarak sefere de başlanmıştır. Seferin başlangıcında teknik sorunlarla karşılaşılmışsa da Birecik tekne ustalarının vermiş olduğu katkılarla gemiler yeniden modifike edilmiştir. Bu gemilere Nimrod(Nemrut) ve Nitocris( Irak’taki Yahudilere özgürlüklerini bahşeden Asur Kraliçesi) gemilerinde eklenerek mevcut tekne sayısı dörde çıkarılmıştır.  Ancak gemilerin faaliyete başladığı dönem Mısır valisi Mehmed Ali Paşa isyanı dönemine rast geldiği için faaliyetler bu yönetim tarafından engellenmiştir. Çünkü Mısır yönetimi Fransa yönetiminin telkinlerine açık olup, Fransa hükümeti Ortadoğu da İngiliz varlığından rahatsızlık duymaktaydı. İngiliz gemicilik gerişimi akim kaldıktan sonra bu tekneler Hindistan’a gönderilmiştir. İngiltere- Çin arasında 1845’de meydana gelen Afyon savaşında silahlandırılmış bu buharlı gemiler ahşap gemilerden oluşan Çin donanmasını ağır kayıplar verdirmişlerdir.

 İngiltere 1852’de projeyi yeniden gündeme getirerek Sultan Abdülmecit’ten yeni bir imtiyaz almayı başarmışsa da, projenin İngiltere’deki Avam kamarası onayında şirketin bazı milletvekillerine rüşvet vermesi olayının açığa çıkması ile proje rafa kaldırılmıştır. Bu olay üzerine Kraliçe Victoria Doğu Hint Anonim şirketinin imtiyazlarını sona erdirmiştir. Çoğu evanjelistlerden oluşan şirket ortakları Amerika’da New York’a yerleşerek 20.yüzyılda dünyada hakim olacak olan Amerikan yüzyılının temellerini atmışlardır.

 Birecik merkezli bu ulaşım projesinin asıl önemi, proje sürecinde bölgeye gelmiş olan Kraliyet Akademisi uzmanlarının Ortadoğu’yu insan ve doğal kaynakları üzerinden başarılı bir şekilde tanımaları ve İngiltere politikasının bu akademik birikime dayalı olarak istikrarlı bir şekilde yürütülmesine imkan sağlamalarıdır.  Mesela Kraliyet akademisi çalışmaları sayesinde ilk defa Basra, Musul ve Kerkük petrol bölgeleri belirlenmiş ve raporlarda 20.yüzyılda kömürün yerini petrolün alacağı hususu da belirtilmiştir. Raporlarda Sosyoloji enstitüsü Ortadoğu’da eğer şayet Osmanlı idaresiyle bir çıkar çatışmasına girilirse İngiltere idaresinin bölgedeki kırsal unsurlarla işbirliğine girişmesini de yönetimlerine tavsiye etmişlerdir. Çünkü bunlara göre Osmanlıda siyasi bütünlüğün teminatı olan İslam kardeşliği şehirli halk arasında güçlü bir bağ kurmuş iken kırsal kesimde bu bağ oldukça zayıf bir konumdadır. Cihan harbi döneminde de İngiltere bu raporları dikkate alarak Arap isyanının merkezine bedevi unsurlara dayandırmıştır. II. Abdülhamit döneminde İngiltere ve diğer devletlerden zaman zaman gelen(genellikle  Osmanlı dış borç alımlarında) demiryolu ve vapur işletme imtiyaz taleplerinin önüne geçmek için sultan tarafından Hamidiye Vapur Şirketi kurulmuştur. Ancak Hamidiye şirketi ekonomik olmaktan ziyade siyasi bir oluşum olup faaliyetleri de Bağdat ile Basra arasıyla sınırlı kalmıştır.

 Birecik, XVIII. ve XIX. yüzyılda, idarî, malî  ve sosyal problemlerden dolayı sürekliliği olan bir iktisadi büyüme trendini yakalayamamış ve bunun sonucu olarak durağan bir iktisadî yapıya sahip olmuştur.

 Kaynak; Tahir Öğüt, 18-19.yy’larda Birecik Sancağında İktisadi ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2013, Ankara.Sayfa Sonu

BİRECİK TSO PROJELERİ

İLETİŞİM & ULAŞIM

Merkez Mah.Hastane Cad.Bahçelievler No:1 BİRECİK/ŞANLIURFA
bilgiislem@bireciktso.org.tr
0.414 652 1165-0.414 652 9095
Website Copyright Birecik Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı All Reserved.

Gaziantep web tasarım